16 Aralık 2009

Gülümse... Yarın daha kötü olacak!

Bir süredir size hayatımıza yön veren temel yasalardan bahsetmek istiyordum. Fırsatım olmadı.
İlk keşfettiğimde (geçenlerde) bana çok katı ve pesimist gelen bu bakış açısı, aslında hayatı yalayıp yutmuş, nasıl oluyorsa bu temel prensipleri şıp diye çözmüş bir zekanın ürünü. Ve emin olun secret zırvasından çok daha mantıklı. (Yazının en sonunda bilmeyenler için yasaların kaşifinin ismini vereceğim, ama önce sabredip okumanız gerek.)

Hayat olasılıklar üzerine kurulu. Ve eğer ki bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, mutlaka ters gidecektir. Bu kaçınılmaz. Bazen kendi kendinize sorarsınız, şimdi ne yaptım da bu benim başıma geldi diye. Bir şey yapmanıza gerek yok. Eğer ki ters gitme olasılığı taşıyan bir iş yapıyorsanız bu mutlaka ters gider. Ya hiç bir şey yapmayın hayatta, ya da ters giden şeylere alıştırın artık kendinizi :)

Ha şimdi sorarsınız; e peki bir şeyin ters gitme olasılığı birden fazlaysa ne olacak? Hah! İşte o zaman, size en fazla zararı dokunacak kombinasyon hayata geçecektir, hiç şüpheniz olmasın :)

O zaman bırakayım da aksın hayat, diyeceğinizi biliyorum. Olayları kendi haline bırakırsanız kötüden daha da kötüye gider, bunu da unutmayın.


Çünkü "doğa hata ve eksikten yanadır!"

Hatalarınızı düzeltmek için ise tecrübeye ihtiyacınız vardır. Mutlaka bu tecrübeyi ihtiyacınız geçtikten sonra edineceksinizdir.

Bunları okurken benim bedeviliğimden muzdarip böyle şeyler söylediğimi düşünüyor olabilirsiniz. Hayır! Bunlar "Murphy Yasaları"!
Müdehale ettiğiniz her şeyin daha da berbat olacağını, bok edip bırakacağınızı anlatan, dolayısıyla bırakınız hayat aksın , her türlü işler hep kötüye gider diyen bir filozof Murphy. Yasaların tümüne baktığınızda aslında pesimistçe değil de realistçe bir yaklaşım görüyorsunuz. Bir kaç defa okuyunca ise hayatın sırrına vakıf olup tebessüm ediyorsunuz. Bir şey için çırpınmaya başladığınızda onun gitgide bok olduğuna hiç şahit olmadınız mı yoksa siz?

Ben işin geyiğini anlatıyorsam da bakmayın bana, adam ciddi ciddi yasa koymuş, olasılıklar üzerine çalışmış bir bilim adamı, mühendis. Bir gün bir deneyi başarısızlığa uğruyor ve ardından bu sonuç üzerinde yoğunlaşıyor ve Murphy yasaları dediğimiz bu deyişleri ortaya atıyor. Sonra öne sürdüğü teorileri hayatın işleyişi üzerine de yorumluyor.Yasaları tek tek anlatmak gereksiz, Google amcaya sorarsanız hepsi çıkıyor zaten karşınıza. Ama örnek vermek gerekirse en klasik örnekler şöyle; (sizin de başınıza gelmiştir, eminim)
  • Ne zaman bir yere geç kalmışsan, trafik o ölçüde sıkışıktır.
  • Bir reçelli/yağlı ekmek elinizden kaydığında mutlaka reçelli tarafının üzerine düşer. Hele ki halı açık renkse mutlaka bu böyle olur.
  • Bir şeyi tamir etmeye çalışırken daha beter bozarsınız.
  • Bir ödev/yazı yetiştirmeye çalıştığınızda mutlaka bilgisayarınız donar veya arıza çıkartır.
  • Hep haftasonu-tatil günlerinde hastalanırız (hastalanmaya başlarız).
  • Uzun zamandır ihtiyaç duymadığınız bir eşyanız ne zaman lazım olsa bulamazsınız, nereye koyduğunuzu hatırlamazsınız.
  • Telefonunuza tanımadığınız bir numaradan gelen ve bu nedenle cevaplamadığınız numara mutlaka iş görüşmesi için arayan bir şirkete aittir. Veya aramasını çok istediğiniz birine..
Bunlar çeşitlendirilebilir, gördüğünüz gibi. Herkes kendi hayatından örnekler yazabilir... Dünya hakkındaki en doğru sır bu! Tekrarlıyorum: Bir işin ters gitme olasılığı varsa, ters gider...

Ben ki yııllardır bedeviliğimin sebeplerini arar arar bulamam, saçımı başımı yolarım; bu amcayı keşfettiğimden beri yüreğim huzur dolu. Meğer ben de çözmüşüm olayı. Bedeviliği kabullenip bundan hikayeler çıkartmaya başladığımdan beri başıma gelen aksiliklere gülmeyi de öğrendim.

Paniğe kapılmayın! Her şey normal!  Ve gülümseyin, çünkü yarın bugünden daha kötü olacak! =)


*Merak edenler için yasaların orijinalleri ve daha fazlası için bkz :http://www.murphys-laws.com/murphy/murphy-laws.html

29 Kasım 2009

Kadınlar doğaya dönüyor

Giyinmeyi pek bilmem. Rüküş değilimdir ama modadan, renklerden çok fazla çaktığım söylenemez. Kendimce günü kurtaracak kıyafetleri giyer çıkarım.
Ama bu yıl bu konudaki farkındalığım arttı ister istemez. Ciddi bir doğaya dönüş gözlemliyorum giyim kuşam camiasında. Vitrinlere bakıyorum, sokaklara bakıyorum, heryerdeler!!!
Şimdi anlamadınız tabi söylediklerimden bir şey ama örneklendireceğim :)

Ayıdan geldik, doğaya dönüyoruz


Mesela şu UGG botlar. Size neyi çağrıştırıyor? Bana ayı ayağını çağrıştırıyor. Doğanın kendi kendisini en güzel ısıtan hayvanı! Yeri gelir kış boyunca uyur da bana mısın demez! Donmaz, açlıktan ölmez! Böyle çilekeş ve güzel bir hayvandır kendisi. Ve evet, modanın doğaya dönüş hareketinde bu güzel hayvancığın ilk sırada olmasını gönülden alkışlıyorum. Giyin kızlar, ısıtın ayacıklarınızı...


Ye kürküm ye


Yıllar yılı biz çocukken bir kürk modası vardı ki, vicdansız moda alemi hayvanseverlerin şiddetli eylemlerine bile kulak asmadan katliam yaptılar. Dünyanın güzellik düşkünü, kıt beyinli kadınları "kürk isterim! kürk isterim!" diye kocalarının başlarının etlerini yedikçe, daha bir rant yaptı bu akım, özellikle de 80'lerde. Biz seviniyorduk, geldi de geçti, tarih oldu bu sevimsiz moda akımı, diye. Fakat çok yanılmışız! Şu günümüzün -çöpten çıkart giy- mentalitesindeki vintage akımı sağolsun, 80'lere dair kaçtığımız ne kadar ıvır zıvır varsa yine gözümüze sokar oldu. Neyseki her kesime hitap etme sevdasıyla imitasyona yöneldi markalar, parasıyla ışıldamak isteyen sosyete dışındaki güruh da böylece sahte kürke yöneldi. Ve günümüzde de yine ortalık tüylü ve bol alerjenli kıyafetler etrafımızı sarar oldu. Mağazaları her gezişimde mutlaka bir kaç tüylü kıyafete rastlıyorum. İçimizdeki doğa sevgisi hare hare olmuş, kafamızın üzerinde parlıyor maşallah...

Paçalı tavuklarla hayat daha güzel!


Geçenlerde bir kadın gördüm Taksim'de. Ayağında görüp görebileceğiniz en yüksek ince topuklu çizmeleri ile 1.50'lik boy fakiri durumundan yırtmaya çalışıyordu. Buraya kadar her şey normal. Ama bu kadındaki örneği anlatmak için o gün bir fotoğrafını çekmiş olmam gerekirdi, yapamadım! Bu topukların üzerine "çamurluk" diye tabir edilen, çoraba benzeyen fakat ayak kısmı olmayan yün "şey"lerden geçirmişti. Bunu genelde bilek kısmına takıyorlar. Ama bu kadınımız, çamurluğunu topuklarının yer ile birleştiği noktaya kadar indirmişti. Kadının fotoğrafı yok diye dertlenmeyin, sağdaki fotoğraflar durumu özetliyor aslında.
Evet tıpkı bir paçalı tavuk misali, tıpkı bir paçalı güvercin misali...
Ne kadar şiirsel değil mi? :D


Ve daha nice örnek verilebilir fakat ben yoruldum. Ayrıca modadan anlamadığımı da belirtmiştim başlarken de. Eminim siz de modadaki hayvan esintilerine dikkat kesilerek gözlemleyeceksiniz moda ikonu kızlarımızı bundan böyle. Ve kendi kendinize diyeceksiniz ki "Bir yazı okudum, hayatım değişti!" 

Esenliklerle kalın efenim...

29 Ekim 2009

“Kadınlık Bizde Kalsın”



Aylar önce tiyatroda Testosteron adlı oyunu izledikten sonra kafamda çakan şimşeğe yakın bir şimşek daha çaktı. Hani erkeklerin tüm agresifliği, iştahı, isteği ve benzeri duyguları hormonalmış meğerse, diye söyleniyordum ya... Meğerse kadınlarınki de öyleymiş. Bu aslında tıbben bilinen bir gerçek, ama benim keşfetmem gerekliydi, yoksa bu kadarına inanmazdım. 
Yok yok bir olay gerçekleşmedi ama, işte bazı konular zaman içerisinde kavranıyor ya, bu öyle bir şey oldu benim için. Depresyonlarımı özel sanırdım, çok genel şeylermiş oysaki. Tamamen hormonal canııııım...

Ara sıra okuduğum, okurken de eğlendiğim bir blog var , blogun yazarı fund da değinmişti bu konuya. O biraz isyankardı gerçi, hatta yazının sonunda şanssızlığı sonucunda kadın olarak dünyaya geldiği kanısına bile vardı. Kadınlıktan vazgeçmek güzel değil. Şahsen bana ömür boyu regl olmayacaksın, depresyona girmeyeceksin, kadınsal bir sürü sorunla uğraşmayacaksın dahi deseler dünyaya erkek olarak gelmeyi istemezdim. Erkekler alınmasın, gücenirim!

Kadınlık diyince aklıma yıllar önce izlediğim bir oyun geldi. Belki ilkokula gidiyordum, belki daha da küçüktüm bilemiyorum. O zamanlar annem tiyatroya gitmeye bayılırdı. Tabi kapalı alan fobisi henüz bugünkü kadar ilerlememişti. (Şu anda asansör, sinema-tiyatro salonları dahil kapısı kapalı ve karanlık hiçbir yere adım atamıyor). Yasemin Yalçın ve ekibi oynuyordu sanırım. Yılmaz Erdoğan'ın yazdığı bir müzikal komediydi, "Kadınlık Bizde Kalsın” idi oyunun ismi. Adem ile Havva’dan başlıyordu kadınla erkeğin halleri, aramızdaki iletişime dair absürtlüklerin bin yıllarca hiç değişmediğini anlatarak taa günümüze geliyordu. Ciddi bir flashback yaşadım bir anda bu oyunu düşününce. Bu kadar farklı ve birbirine muhtaç olmamız sizin için de ironik değil mi?

Karşılıklı yorgun düşmemize sebebiyet veren de bu farklılık. Farklı iki hormonun hakim olduğu insancıklarız, ne ayrı ne de beraber mutluyuz. İletişemiyoruz... İletişime geçemiyoruz... İletişim kurduğunu düşünenler nasıl kuruyorlar bize de bir anlatsalar ya? Bence herkes aynı süreçleri yaşıyor da, soruna maruz kalan kimselerin tavırları sonuçları değiştiriyor...

Bu nedenle dünyanın gamsızlara güzel olduğunu düşünüyorum. Herkesle aynı sorunlara maruz kalıp, herkesten daha umursamaz tepki vermek, içeride hiçbir şeyi büyütmemek, dışarı hiçbir şey taşırmamak güzel olurdu. Yani anlayacağınız kadınlık ve erkekliği kabullendikten sonra sorun aslında gamsız olup gamsız olmamakla ilgiliymiş diyorsunuz. Siz ne kadar az takarsanız sorunlar da o ölçüde küçülüyorlar gözünüzün önünde. Hatta ilişkiler bile normalleşiyor. Ha şimdi bana sorarsınız, “sen yapabiliyor musun?” diye.
Hiç sanmıyorum! O ayrı...

25 Ekim 2009

Ghetto'da mistik anlar; Niyaz konseri

Geçen yazıda yazacağıma söz verdiğim Niyaz konserine geldi sıra. Bu yıl Caz festivalinde katılabildiğim tek etkinlikti, ama çok doyurucuydu. Sadece müzikal olarak değil üstelik! Üstelik canım arkadaşım Helin'in doğumgününde geldiler. O da buna çok sevindi. En sevdiği grup adeta onun doğumgünü için İstanbul'a gelmişti, Helin konserdeki en mutlu insandı bu açıdan :)

Biraz Azam Ali'den ve grubu Niyaz'dan bahsetmek istiyorum.
Azam Ali İran asıllı bir etnik müzik sanatçısı. İran'da doğmuş, çocukluğunda bir kaç yıl da Hindistan'da yaşamış. 79'da yaşanan İran devriminden sonra, her aydın ailenin yaptığı gibi onun annesi de kızına düzgün bir yaşam verebilmek umuduyla bir çıkış yolu aramış ve 85'te ülkeden uzaklaşarak Amerika'ya göçmüş. O bir göçmen kuş anlayacağınız. Müziği de ortadoğunun, mezopotamyanın özünü taşıyor.
Mükemmel bir sesi ve tahmin edeceğiniz üzere de çok mistik bir havası var. Matrix ve 300 gibi filmlerde ve Prince of Persia gibi projelerde de bir kaç şarkısıyla rastladınız ona aslında. Solo kariyerinden ve diğer grubu Vas'tan bu yazıda bahsetmeyeceğim. Grubu Niyaz eşiyle birlikte çekirdek kadrosunu oluşturdukları bir etnik müzik grubu. Etnik öğeleri elektronik teknolojiyle harmanlayarak, yerel enstrumanlar ile yaptıkları müzikle bir büyü yapıyorlar sahnede. Bugüne kadar iki kez Grammy'e aday gösterildiler ve bir çok iyi sanatçıyla ortak projelerde yer aldılar. Tutulup kalıyorsunuz. Grubun kadrosu zaman zaman ve gittikleri ülkeye göre değişiyor. İstanbul konserinde dünyanın en iyi udilerinden biri olarak tanınan Naser Musa'da Niyaz ile sahnedeydi. Ayrıca ismini tam olarak anlayamadığım için iletemediğim Hindistan asıllı ritimcileri ise, mükkemmel ötesi bir performans sergiledi. Hele konserin sonunda bizim ısrarlarımıza dayanamayarak bis yapmaya geldiklerinde çaldıkları ikinci şarkı olan "Dilruba" şimdiye kadar dinlediğim albüm ve konser kayıtları içerisindeki en iyi "Dilruba" yorumuydu. Onun ritimleri herkesi başka bir dünyaya götürdü, eminim. Azam Ali'nin sesi ve yorumu için ise söyleyecek söz bulamıyorum. Sahnede konser boyunca onu hayran hayran izleyerek, kendi icadı olan Kaman adlı enstrumanla eşlik eden eşi Loga Ramin Torkian da çok yönlü bir müzisyen. Zaten sahnedeki herkes bir çok enstrumana hakim olan çok iyi müzisyenler. Hepsinin adını anmak istiyordum ama konseri anlatmaya sabırsızlanıyorum şu anda.

Ortadoğudan kardeşlerimiz, Azam Ali dile getirdi bu dostluğu şarkılarının arasında... O kadar duygulandık ki bazı anlarda. Hemen hepsi göçmendir Niyaz'ın. Hemen hepsi savaştan, darbelerden, kandan muzdarip ülkesini terketmek zorunda kalan sanatçılardır. Azam Ali İran'lı. İran'daki devrimden sonra ülkeden kaçmak zorunda kalmışlar zamanında. Azam'ın sahneden üzerimize tüm naifliğiyle savurduğu cümleleri herşeyi anlatıyor; "Sizler o kadar şanslısınız ki, kendi ülkenizde özgürce yaşayabiliyorsunuz. Türkiye'ye her geldiğimde kendimi evimde gibi hissediyorum. Dilerdim ki bizim de sizinki gibi bir ülkemiz olsun. Çünkü vatanı insanın annesi, babası gibidir, seversiniz. İyi de olsa kötü de olsa seversiniz. Çünkü o sizin bir parçanızdır." Ve ardından Filistin'li Naser Musa'yı yanına davet etti, bir ağıt yaktılar. Herkes gözyaşlarına boğulmuştu, çünkü onlar bizim acı dolu komşularımızdı!

Konserde biri bis sırasında olmak üzere iki defa Türkçe olarak seslendirdikleri "Beni beni" türküsüyle hepimize güzel bir jest yaptılar. Konser sonunda organizasyonun bize çok hoş bir sürprizi oldu. Ufak bir dinlenme molasından sonra imza ve tanışma için tekrar mekana döndü Niyaz. Bir çok insan zaten dağılmıştı, rahatça yanlarına gidip biraz sohbet etme imkanmız oldu. Biz önce Azam Ali'nin yanına gittik. Yanımıza Cd almadığımız için biletlerimizi imzalattık. "To Zeynap..." :) Tahmin edeceğiniz üzere çok sıcak kanlı, bizden insanlardı onlar. Gerçekten sanat yapan hümanistler oldukları her tavırlarından belli oluyordu. Sıcak bir gülümsemeyle, geldiğiniz için teşekkürler, dedi
 yanına her gelene. Ardından Naser Musa'ya yöneldik. O anda kendisiyle de fotoğraf çekinmeyi akıl edemedim, çünkü öyle bir an yaşandı ki... "Siz bizim komşumuzsunuz Naser, acınızı paylaşıyoruz. Bu akşam burada olduğunuz için çok teşekkürler, çok güzeldi her şey. Ama beni ağlattınız, bir gün her şey daha iyi olur ve evine dönebilirsin umarım." dedim. Sımsıkı sarıldı bana, belli ki o da kelimelerle anlatamayacaktı o anda duygularını.

Yine iki şarkı arasında tüm bu yazıyı yazmama sebep olan cümleleri döktü dudaklarından Azam Ali; "Biz, ortadoğulular, hepimiz kardeşiz. Hepimiz sımsıkı bağlıyız aslında birbirimize. Geleneklerimizle kültürümüzle... Kocaman bir ülkeyiz biz beraber. Umarım bir gün burada da barış dolu günler yaşayacağız sevgili dostlarım!"*




*Konser sırasında yaptığı konuşmalardan aklımda kalanlarını dilim döndüğünce Türkçeleştirerek paylaştım. Biraz eksik biraz fazla olabilir. Ama önemli olan zaten ne anlatmak istediğiydi...

24 Ekim 2009

Ekim ayının sanat ambiansı içerisinde burkulan yüreğim

İstanbul'da Ekim ayında patlama yaşayan sosyal ve sanatsal etkinliklerin hızına ayak uydurmak bir mesele benim için. Hele ki neredeyse bütün sene sıkılıp, sonra bir ay içerisinde görmek, dinlemek, izlemek istediğim bir çok müzisyeni ve sinema yapıtını karşımda görünce afallıyorum. Bir kere tüm bunları takip etmek için ciddi bir bütçe gerek, ikincisi ise belki de en önemlisi zaman ve enerji! İKSV çok güzel etkinlikler yapıyor ama bu Ekim ayında yaptıkları, bence senin yıldız etkinlikleri olan festivalleri yıl içerisine yayarlarsa çok daha mutluluk verecek bana.

Film Ekimi'nin yarın son günü, ben zaten gitmek istediğim filmlerden yalnızca birine bilet bulmuştum, onu da yarın seyredeceğim. Bilahare anlatacağım.

Akbank Jaz Festivali'nde ise dinlemek istediğim bir kaç isim olmasına karşın, para-zaman-enerji üçgeni baskısı altında bir konsere katılabildim. Uzun zamandır canlı performansını tutkuyla görmek istediğim Azam Ali, grubu Niyaz'la Ghetto'daydı geçtiğimiz hafta. Bir sonraki yazımda konserden bahsedeceğim...

22 Ekim 2009

Şu an iyi değilim çünkü...

Bir forumda şöyle bir başlık gözüme çarptı : şu an iyi değilim çünkü.......
Noktalı kısımları siz doldurun diyorlardı. Başladım yazmaya;

Çünkü hastayım, midem ağrıyor, kusmaktan ve yiyememekten bıktım.



Çünkü etrafımda içten pazarlıklı insanlar var.


Çünkü kasıtlıca bir ilgisizlikle sorunlarıma duyarsız kalan insanlar asabımı bozuyor.


Çünkü öğle arası geldi ama ben bir şey yemeye korkuyorum...


Çünkü başım da ağrıyor...
...
Listem uzadı gitti tabiki. Baktım bir çok insan da kendi gerekçelerini sıralamış. Kimse iyi değil aslında. Bugün patronum da karşımda oturan arkadaşa dönüp "Bugün Zeynep çok mutsuz" dedi. Demek ne kadar okunuyorsa yüzümden. Aslında buna hem klasik -huzursuz ruh sendromu-mdan kelli bir mana çıkartabiliyorum. Hem sağlık durumumun gittikçe kötüleşmesinden kaynaklanan bir psikolojik buhran olduğunu düşünüyorum. Ya da belki de tüm bu sağlık sorunları aslında psikolojik kaynaklıdır. Kim bilir?
 
Üniversite son sınıftayken, mezuniyete doğru zaman kısaldıkça ve tezimi yetiştirememe paniğine kapıldığımda tanıştık bu kusma nöbetleriyle. O zamanlar her sabah kahvaltı sonrası bir posta iade ziyareti gerçekleştiriyordum tuvalete, ama tabi olması gerektiği yönde çıkmıyordu gıdalar, sorun da buydu. Bu kusma nöbetleri bir süre sonra uykusuzluk, baş ağrısı, asabiyetle beraber seyretmeye başladı. Ben artık etrafımdaki hiç bir uyarana karşı tepkisiz kalamıyor, anlayış gösteremiyordum. Tek istediğim sessizlikti aslında, beni mutsuz edecek gürültülerden ve en önemlisi de duyarsızlıktan şikayetçiydim. Tıpkı bugün de o foruma yazdığım gibi; "Çünkü kasıtlıca bir ilgisizlikle sorunlarıma duyarsız kalan insanlar asabımı bozuyor."
Kimseden elimi tutup sıkıntımı gidermesini beklemedim ben hiç bir zaman. Fakat gözlerime baktığınızda mutsuzluğu görüyorsanız, en azından biraz ince davramaya veya hatalarla beni yormamaya gayret gösterebilirsiniz pek tabi. Çünkü fazla duyarlıyım böyle zamanlarda.
Böyle hissettiğimde arkadaşlarımı da çok kolay harcıyorum. Dostlarımdan asla vazgeçmem, ama dostluğa çıkan bir kapıya doğru ilerlemediğimize emin olduğum insanları, sırf ses olsunlar diye hayatımda tutmaya zorlanıyorum. Normal günlerde arkadaş olmak daha kolay. Ama böyle zamanlarda duyarsızlık eden insanlar tek kalemlik insanlar benim nezdimde. Çiğliklere tahammül edemiyorum, sınırlarımı ihlal etmeye kalkan ve özen göstermesi gereken konuları dikkate almayan kişileri adam yerine koyamıyorum. Hele ki hastalandığımda, çok üzgün olduğumda vs bununla ilgili en ufak bir ilgi emaresi göremiyorsam, beni anlamak adına hiç bir beyin kıpırtısı sezemiyorsam hele saldırganlaşabiliyorum bile. Böyle çok kayıplarım oldu, ama pişman değilim. O insanlar herhangi bir şekilde hayatımdan çıkmak zorunda olan insanlardı...
 
Ah benim zavallı midem, neden herşeye benden önce tepki vermeye kalkıyorsun ki ?

09 Ekim 2009

Who cares who sees anything? I'm your passenger

Boğazım yine düğüm düğüm oldu. Onca yıl sonra uzak düştüğümüz ilk andaki gibi, arada neler yaşanırsa yaşansın, hep tazeydi acımız... 
Ve dedi ki, şarkının sözlerine bak... 
Ve dedi ki; i will never forget you... Şarkıya baktım gözyaşlarım nehir oldu yine...yine...yeniden...
Bu akşam ben Peti'yle konuştum ve hayatımı nasıl kaybettiği hatırladım yeniden...


"Passenger"
I lay
Still and breatheless
Just like always
Still I want some more
Mirrors sideways
Who cares whats behind
Just like always
Still your passenger

The chrome buttons buckled on leather surfaces
These and other lucky witnesses
Now to calm me
This time wont you please...
Drive faster!

Roll the window down
This cool night air is curious
Let the whole world look in
Who cares who sees anything?
I'm your passenger
I'm your passenger

Drop...these down
Then...put them on me
Nice...cool seats there
To cushion your knees
Now to calm me
Take me around again
Dont pull over
This time wont you please
Drive faster!!!

Roll the window down
This cool night air is curious
Let the whole world look in
Who cares who sees what tonight?
Roll these misty windows
Down to catch my breath and then
Go and go and dont just
Drive me home and back again!

Here I lay
Just like always
Dont let me
Go... go...go
Take me to the end...